Biles Öcal, Türk resim tarihinde ışığın yalnızca estetik bir unsur değil, ruhsal bir varlık olarak ele alındığı nadir isimlerden biridir.
1953 İzmir doğumlu sanatçı, Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun ölümünden sonra Neşet Günal atölyesinde eğitimini tamamlamış; figürün anlamını biçimin ötesine taşıyan bir kuşağın temsilcisi olmuştur. Onun resminde figür, artık bir beden değil, ışığın ve sessizliğin üzerinde yankılandığı bir gölgedir.
Bir Kuşağın Sessizliği:
1970’lerin sonunda İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nden mezun olan Öcal, dönemin politik ve estetik çalkantıları içinde sessizliğin direncini seçti.
Karşı Sanat, Ürün Sanat Galerisi, Akademililer Sanat Galerisi ve Beral Madra küratörlüğündeki projelerde yer alırken, hiçbir zaman dönemin akımlarına bütünüyle teslim olmadı. Onun sanatı, figüratif ile soyutun sınırında dolaşır; bir yüzün gölgesinde bile içsel bir kırılmayı, bir sessizlik anını yakalar.
Işığın Hafızası:
Biles Öcal’ın resimleri, yüzeyde sakin ama içerikte derin bir enerji taşır.
Işık, onun tuvalinde anlatının merkezine yerleşir; kimi zaman bir portreyi siler, kimi zaman bir anıyı aydınlatır.
2001’de Elhamra Han’da açtığı portreler sergisinden 2006’daki “ters resim dili” deneylerine kadar, Öcal hep ışığın karşısındaki insanı resmetti.
Bu yönüyle o, Türk resminde “ışığın insanı” olarak anılabilecek nadir sanatçılardandır.
Feyyaz Yaman, Öcal’ı şöyle tanımlar:
“Canınızı yakar. Kabul etmez. Uyum sağlamaz. Resmi gibi rahatsızdır, sizi de rahatsız eder… Yaralı hayvan gibidir; ısırır. Varsanız, ona acı verirsiniz. Acısını sizden çıkaramazsa kendisine yönelir. Sizi yakamazsa, ateşini kendinde söndürür… Unutmak gibi kapatır. Siler. Bozduğu kadar’dır. Bilir.”
Bu satırlar, Öcal’ın yalnızca bir ressam değil, varoluşu resimle yaşayan bir ruh olduğunu anlatır. Onun tuvallerinde ışık, bir merhamet değil; bir yara gibidir.
Sessizlik, güzelliğin değil, direnişin biçimidir.
Sanatçı
Biles Öcal
Bu sitede deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanıyoruz.
Aşkın Önder (1975–2019)
Biz;bir kaç maceracıyız…
Pusulamız var bizim…
Evrensel sanat kavramının damarlarında şevkle dolaşıyoruz.
Yüreğimizde, güneşin yüzyıllardır aydınlattığı ve ısıttığı insan kültürünün izleriyle…
Evrenin en özel varlığı olan insan kültürünün, kadim toplulukların bizlere kalanlarıyla belki de...
Ayırt etmeden çıktık yola. Klasik, güncel, modern yada çağdaş…
İnsana ait hayal evrenimizin en ücra köşelerinde yer alan, henüz hayali bile kurulmamış bir gemideyiz.
Bakir denizlerde yelkenimiz rüzgar dolu,
gemimiz dümensiz,
hayal ettiklerimizi takip ediyoruz.
Bu bir yarış değil. Tatmin diyebiliriz belki…
Gözlerimizin görmekten hoşlanabileceğinden öte;
ruhumuzun derinliklerinde yeni hayal pencereleri açacak,
hayatımıza yeni bir anlam katacak,
ufkumuzu daha ileriye taşıyacak,
bizi doğanın en özel varlığı haline getirecek olanların peşindeyiz.
Biz;bir kaç maceracıyız…
Pusulamız var bizim…
Hayal evrenimizde yolculuktayız.
Yelkenimiz rüzgarla dolu...